Posts tagged sünnet

Paganizmin Günümüze Yankıları: Bilinçaltı Tapındırma ve Güdümleme Siyaseti: Kelimeler

İşitsel ve Görsel Medya ile Toplumsal Dizayn

Âlim, Vedûd ve Rahim olan Allah’ın adıyla.

Bu yazımızda, elimizdeki imkan ve kabiliyetler dahilinde, gidilebilecek en eski tarihi kaydı referans alıp, sistemli ve örgütlü bir şekilde günümüze dek uzanan bir haritalandırma yaparak, kutsal yazıtlar, mitolojiler ve rahmani yahut şeytani ilham ile oluşturulmuş eserler üzerinden, bahsi geçecek ezeli ve tarihi düşmana karşı çok yönlü bir derleme meydana getirip, ana bir çatı dahilinde, zihnimde ve imgemde karşılığı olan tüm detayları bir nefeste aktarabilmeyi dilerdim; ve fakat içinde bulunduğum safhada, ne kuvvetim ne de ilmim böylesi bütüncül bir yaklaşım ile sadedi işlememe olanak tanımıyor. Bu nedenle, birazdan sözünü etmeye başlayacağımız karanlık odakları, tümevarımsal bir metot kullanarak, belki de yeri geldiğinde serseri bir dağılımla, bazen de kavramsal atıflar veya deliliğe teğet bir ilham ile, yine de olabildiğince açık ve sade, genişlemeye açık, eğer mümkünse de interaktif bir paylaşım ile, konuya alaka taşıyan takipçilerimizi de bu ağın içine dahil ederek ele almaya gayret edeceğim.

İlk fasılda, günlük hayatta kullandığımız kelimeler üzerine araştırmamı yoğunlaştırmayı doğru buldum. Zira dil (ses), görüntü ile beraber, Lüsiferyan, Satanist, Paganist ya da Siyonist gibi tanım ve nitelemelerle kastettiğimiz, kendilerini ancak kan yolu ile aktarılan bir seçkinler zümresine dair görenlerin(1) dünyaya dair maksatları, kendilerinden olmayanları erksiz kılarak onları köleleştirmektir. Bu metodolojinin tarihi dayanağı, Yakup Aleyhisselam’ın kızı Dina’nın evliliğine kardeşlerinin gösterdiği tepki ve bu tepkiselliğin, hazin sonuçları ile anlatılmaktadır.(2) Bu tarihi maksadın günümüze yansımasında, köksüzleştirme, örtülü bir ferdi ve toplumsal şahsi dizayn sürecinin altında eritilerek, işitsel ve görsel öğelerin çoğu dolaylı tekniklerin yardımıyla, bilinçaltı yönlendirme ve telkin metotlarıyla sağlanmaktadır.

 

Hiyerarşi Piramidi Gerçek mi?

Hakkında nice şey söylenip karalandı. Kimi odağımızdaki bu güruhtan söz ederken, onlara Yeni Dünya Düzeni dedi, kimi de insanlığı ve tarihi dizayn eden bu gizli ve gizemli yapıları farklı tariflerle adlandırdı. Oysa bir hakikat var ki, düşünüp sorgulayan nice akıl üst çatıyı oluşturan yapının, görünenle, devletler ve siyasi iktidarlarla sınırlı olmadığına inanmama eğiliminde bir yol tuttu; elinde somut bir kanıt olsun ya da olmasın, aksine kanaat getirmedi, getiremedi. Görsel ve yazılı medyanın birçok alanında, bu bahis ekseninde programlar yürütüldü, tartışmalar yapıldı. Kimi Masonlar dedi, kimi Cizvitler, Yahudiler, Opus Dei ya da Vatikan. Çok şey söylendi, fakat doğrusu hiçbir şey anlatılmadı. Aynı bahisler çalkalanıp durdu, ısıtıldıkça önümüze kondu. Oysa, bu ekran yüzlerinin, youtuberların yahut tiraj düşkünü dergicilerin, her katmanı sarmış ve yönetmekte olan ana çarkta, ancak küçük bir çark, hatta dişli oldukları, kendilerinin dahi görmediği, göremediği ya da görmezden geldiği bir hakikat oldu. Zira sistemin kendisini sürdürülebilir kılması için, kendi muhalefetini oluşturması ve beslemesi gerekliydi. Komplo teorilerini ayyuka çıkaracak kadar küresel ölçekte ses getirmiş Zeitgeist Belgesel Dizisinin kısa bir sürenin ardından, Laurence Rockefeller tarafından finanse edilmiş bir girişim olduğunun ortaya çıkması(3), sistemin işleyişinin nasıl olduğuna dair bir örnek teşkil edecektir. Netice itibariyle, bu isimler, kelimeler ve kalıplar, şuuraltımızda, duygu ve düşünce dünyamızda ve hayatımızın birçok alan ve noktasında, artık meşrulaştı ve karşılık bulur oldu. Buna mukabil akıllarımız bulandırıldı, doğru ve hakikatlerimiz zedelendi, çarpıtıldı, parçalandı ve yıkıldı. Eksik, çarpık ya da yanlış dahi olsa, bir toprak gibi, manevi arkaplanımızı ve zihni dünyamızı şekillendiren ve besleyen inanç paradigmaları köksüzleştirilerek içi boşaltıldı; varlığı tahrip edilmiş bu alanın yerine ise, sözümona, ancak kendi benliğini tatmin peşinde koşan komplo teorisyenleri ve yayıncılar tarafından, akla yatkın ve çözüm içeren, çok yönlü eylem planlarıyla da desteklenmesi gereken hiçbir zemin sağlanmadı, sağlanmak istenmedi. Sürecin nihayetinde, toplumun büyük kesimi ya duyarsızlaştırıldı ya da içine çekildiği ümitsizlik girdabıyla kuşatılarak güven duygusu harap edildi ve eylemsellik içeren hiçbir süreç ve yapının içinde kendisine artık yer bulamaz kılındı, kabuğuna terk edildi. Belki gülünç bir örnek olacak ama, sosyal medya hesaplarındaki gitgide artan “protected account” gerçekliği, bu güvensizlik ivmesi ile paralel okunabilir.

Şeytani Piramit ve Karanlık Örgütler

Kısa kesmek şu aşamada faydalı olacak. Ama özetle şunu söyleyelim, kademeli bir şekilde, bilinen tarihin tüm dönemlerinde, toplumu, “toplum, birlik, cemaat” kılan değerler, kendisini “seçkinler” olarak tasnif eden bir güruh tarafından zayıflatılmak istendi. Fransız İhtilali ile başlayan sürece müteakip, milletleri güçlü kaideler ile birbirine bağlayan tarihi-kültürel miraslar, yapay ve etnik kıstaslarla daha küçük parçalara bölündü, ayrıştırıldı. Sekülerizm ile, her ne kadar yoğunluklu olarak içten fethedilmiş, kalıp ve tabirleri değiştirilmiş dahi olsa, öze ve köke bağlantı yolları tüm tahribat ve tahrifata karşın yine de ayakta kalan dinler, inandırıcı masallar ile halı altına süpürülmek istendi ve yine de yankıları da tesirleri de günümüze dek süregeldi.

Bugün, ülkelerin, hatta vilayetlerin, semtlerin ve görüyoruz bu gerçekliği sokakların dahi, kendilerine ait, dil-kültür ve kavramları medeniyet ve kentsel dönüşüm gibi tabirler altında tahrip ve tahrif edildi, içi boşaltıldı. Çok değil, bir nesil evvelinde, bir sokağa giren yeni bir yüze, o sokağın bütün ahalisi dikkat kesilirdi. Bugün, bütün sokaklar, oranın yerlisi olmayanlar tarafından tacize ve tecavüze uğruyor. Elbette ki bu vakanın sonuçlarını, toplumsal perspektifte görüyoruz. İlerleyen konularda, detaylarıyla da ele alacağız. Yine paralel eksende, yakın geçmişte geniş aile yapısının rafa kalkması için verilen çok yönlü mücadeleyi görüyoruz. Medya araçları, popüler kültür, sinema ve diziler eliyle, insanın fıtrat ve hakikatine uygun düşmeyen, evrimsel ve kültürel gerçekliği ile asla örtüşmeyen çekirdek aile modelinin, süslü ambalajlar ile çekici kılındığına şahit oluyoruz. Üst nesilden (dede-nine), alt nesile şuur ve tecrübe aktarımının, en somut sabotajlarından biri olarak ele alabiliriz bu meseleyi ki takip eden süreçte, bireysellik vurgusunun şiddetle öne çıkarılarak insanın sabitleştirilip yalnızlığa itildiğini görüyoruz. Bugüne dek genel kullanıma uygun şekilde, icat olunmuş bütün alet ve araçların ana kullanıcı grubunu orta nesiller oluşturmuşken, günümüz mobil teknolojilerinin temelini oluşturan daha ilkel bilgisayar modellerinin, “oyunlar” üzerinden, ana kullanıcı kitlesi olarak alt nesli hedef aldığını görüyoruz. Hatta yaşı yetenler bilecektir, yakın zamana dek, “bilgisayar kullanmak” tabiri yerine, “bilgisayar oynamak” ifadesi yaygın olarak kullanılırdı. Elbette ki bu, dayatılmış bir arzın, alt okumalarından biri olarak ele alınabilir. Neticesi ise, henüz mutlak formuna ulaşmamış “deccaliyet aygıtının” istikrarlı kullanımının, alt nesilden üst nesillere sıçratılarak, tecrübe transferinin ters istikamete dönüşmesi arzusuydu. Sonuçlarından bahsetmek gerekirse, henüz konuşmayı sökememiş iki üç yaşındaki çocukların, geleceğin küresel dili emojiler (modern hiyeroglifler) ile iletişim becerisi sağlayabilmesi oldu. Bu dilin, şuuraltında nasıl bir tahribat ve tehlikelere yol açtığını ise daha sonra inceleyeceğiz. Lakin artık, üst nesil, öğretici-mürşid kişilikler olmaktan uzaklaşıp, öğrenen-öğrenemeyen, kaos girdabına sürüklenmiş ve sistem tarafından köşeye sıkıştırılmış-itilmiş fertler konumuna çekilmiş durumdadır. Hayatın ana akışında, vazife ve vaziyet almaktan uzaklaştırılmışlardır. Alt nesiller ise, adeta prensler, prensesler, efendiler gibi muamele görür olmuştur. Bir sahih hadiste, Hz. Nebî’nin, Cibril Aleyhisselam’ın kıyamete dair alametleri sorması üzerine verdiği, “Cariyenin efendisini doğurması, yalın ayak, başı kabak koyun çobanlarının şehirlerde yüksek binalarr yapmakta birbirleriyle yarışmalarıdır”(4) cevabı, adeta içinde bulunduğumuz zamana ışık tutmaktadır. Bu sayede alt ve üst nesil arasında kopukluk, toplumun kendi içinde parçalara ayrılışı, dini öğretiler ve sosyal-ekonomik doktrinlerdeki çarpıklık, bütün bir toplumu hayati arzlara ve algıdaki mütecaviz girişimlere karşı ürkekse de savunmasız, huzursuzsa da karşı koyamayacak kadar pasifleşmiş bir noktaya taşıdı.

 

Dil ve Kelimeler, Algı Manipülasyonunun Neresinde?

Ve Âdem’e isimlerin hepsini öğretti, sonra onları meleklere gösterip: “Haydi davanızda sadıksanız şunların isimlerini bana haber verin” dedi. (2/31) Melekler dediler ki: “Seni tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bir bilgimiz yoktur. Şüphesiz ki sen âlim ve hakîmsin.” (2/32) Allah-u Teâlâ şöyle dedi: “Ey Âdem! Onları isimleriyle bunlara haber ver.” Bu emir üzerine Âdem onları isimleriyle meleklere haber verince Allah-u Teâlâ şöyle dedi: “Ben size, ben göklerin ve yerin gaybını bilirim, sizin açıkladığınızı da, içinizde gizlediğinizi de bilirim” dememiş miydim?” (2/33)(5)

Dille düşünüyor, dille yaşıyor, dille aktarıyoruz. Söylediğimiz ve işittiğimiz her kelam, şuurumuzun derinlerinde, ferdi yahut kolektif hafıza ve hakikatleri daima tetikleyerek onların canlı ve diri kalmasını sağlıyor. Ömrünü dil ve kelimeler üzerine yaptığı incelikli çalışmalara vakfetmiş saygın bir filozof ve matematikçi olan Ludwig Wittgenstein, bir dil tasavvur etmenin, bir yaşam biçimi tasavvur etmek olduğunu öne sürüyor. “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarını belirler” diyerek, lisan dağarcığındaki genişliğin ve yerliliğin kritik önemini vurgulayarak, bu çeşitlilik ve derinlik ile köklere bağlı kalabilmenin, yalnızca iletişim becerisini güçlendirmek anlamına gelmediğini, aynı zamanda, ferdin yahut toplumun fikir ve inanç dünyasının bütün bir zeminini inşa ettiğini ve paralel bir şekilde, bu zemine tesir edip onu genişletebileceğini anlatıyor.(6)

“Ve Rab Tanrı dedi: Adamın yalnız olması iyi değildir; kendisine uygun bir yardımcı yapacağım. Ve Rab her kır hayvanını ve göklerin her kuşunu topraktan yaptı; ve onlara ne ad koyacağını görmek için adama getirdi; ve adam her birinin adını ne koydu ise, canlı mahlûkun adı o oldu. Ve adam bütün sığırlara ve göklerin kuşlarına ve her kır hayvanına ad koydu; fakat adam için kendisine uygun yardımcı bulunmadı. Ve Rab adamın üzerine derin uyku getirdi ve o uyudu; ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı, ve yerini etle kapadı; ve Rab adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı ve onu adama getirdi.”(7)

İncil’de de kelam üzerinde durulmaktadır. Yuhanna İncili’nin ilk ayetlerinde bu bahse ilişkin şöyle söylenir: “Başlangıçta kelam vardı. Kelam, Tanrıyla birlikteydi ve Kelam Tanrıydı. Başlangıçta O, Tanrı’yla birlikteydi. Her şey O’nun aracılığıyla var oldu, var olan hiçbir şey O’nsuz olmadı. Yaşam O’ndaydı ve yaşam insanların ışığıydı. Işık karanlıkta parlar. Karanlık onu alt edemedi. Tanrı’nın gönderdiği Yahya adlı bir adam ortaya çıktı. Tanıklık amacıyla, ışığa tanıklık etsin ve herkes onun aracılığıyla iman etsin diye geldi. Kendisi ışık değildi, ama ışığa tanıklık etmeye geldi. Dünyaya gelen, her insanı aydınlatan gerçek ışık vardı. O, dünyadaydı, dünya O’nun aracılığıyla var oldu, ama dünya O’nu tanımadı. Kendi yurduna geldi, ama kendi halkı O’nu kabul etmedi. Kendisini kabul edip adına iman edenlerin hepsine Tanrı’nın çocukları olma hakkını verdi. Onlar ne kandan, ne beden ne de insan isteğinden doğdular; tersine, Tanrı’dan doğdular. Söz, insan olup aramızda yaşadı. O’nun yüceliğini –Baba’dan gelen, lütuf ve gerçekle dolu biricik Oğul’un yüceliğini– gördük.”

Her ne kadar, kutsal metinlerde geçen kelam, kullandığımız fiziksel lisan ile aynı manada olmasa da, kullandığımız lisan, bu kelamın bir çeşit alt kümesi niteliğindedir. Kelam canlıdır ve canlı kılma özelliğine haizdir. İnançlar, milletler ve tarihte hatırlı bir iz bırakmak isteyen tüm oluşumlar, dille yaşar ve ancak dilsiz kaldıklarında ölürler. Tasavvufçu ve tıp adamı olan Münir Derman, bir sohbetinde Kuran’daki bütün ayetlerde Allah’ın kendisini önce işiten, daha sonra gören olarak tanımladığından söz ediyor ve “Görmeyen peygamber gelmiştir ama sağır peygamber gelmemiştir. Âyeti kerimede ‘Es Semî’ü’l- Basîr’ ‘Es-Semî’ esmâsı âyetde takaddüm etmiştir.” diyor.(9)

Bu girizgâhı daha fazla uzatmayalım. Gelecek yazılarımızda, muktedir düşmanın algı dünyamıza, dil üzerinden nasıl sızdığını, ne yönde ve şiddette bir tahakküme sebebiyet verdiğini detaylarıyla anlatmaya gayret edeceğiz. İlk fasılda ise muhtemelen gök bilimindeki negatif kelimeler üzerinde yaptığımız araştırmaları sizlerle paylaşacağız.

Selametle kalınız.

 

  1. “Çünkü siz, Rabb’iniz olan Tanrı’ya mukaddes bir kavimsiniz; Rabbiniz Tanrı, yeryüzündeki bütün kavimlerden kendine has kavim olarak sizi seçti” (Tesniye 7:6)
  2. Tekvin, Bab 34-35
  3. Emrah Alpat, Tunca Arslan, Erol Bilbilik, Haluk Hepkon ve Karin Liebhart, Zeitgeist Ne Anlatıyor? Der. Haluk Hepkon, Kırmızı Kedi Yy, Eylül, 2009, İstanbul
  4. Muslim 8, İbn-i Mace 63
  5. Kuran’ı Kerim, Bakara Suresi 31, 32, 33
  6. Ludwid Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus
  7. Tekvin, Bab 2. 7-22
  8. Yuhanna, Bab 1. 1-15
  9. Allah Dostu Der Ki